TÜRKİYE FEDERALİZME GİTMELİ (Mihrac Ural)
Zorlu yılar gelip çattı. Her adımı güç gerektiren, devletin mevcut koşullarını koruma çabalarıyla şekillenen bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç, devleti elinde tutanların baskıları sonucu direnmeyi zorlayan bir süreçtir. Bu dönemin hem öncüleri hem de emek verenleri büyük bedeller ödemektedir.
Ancak sorunlar çözüldüğünde geriye dönüp bakıldığında görülecektir ki, yaşanan acıların birçoğu kaçınılmaz değildi. Türkiye’ye bu zorluğu dayatanlar, halklara ayrı güç olmayı zorlayan hallerinden sorumludur.
Son elli yıldır yaşanan gerginlikler, silahlı mücadeleyi gerektiren dayatmalar çözümü getirmemekte, aksine zorbalığı dayatmaya devam etmektedir.
Ezilen taraf olarak Kürtler barış için ellerinden gelen tüm çabaları sarf ettiler. Kürt halkını temsil eden lider Abdullah Öcalan, farklı dönemlerde pek çok kez barış çağrısı yapmıştır. Son olarak 27 Mart 2025 tarihli girişimiyle ortaya koyduğu öneriler, çözüm odaklı ve uzlaşmacı bir çerçeve sunmuştur.
Bu öneriler hem ilkeleri hem de kapsamı itibarıyla ciddi bir özveri ve siyasi olgunluk içermektedir. Liderlik düzeyinde gösterilen bu irade, halkın da barış sürecine destek vermesiyle karşılık bulmuştur. Buna rağmen, devletin sürece dair somut hiçbir adım atmaması, umutları zayıflatmıştır. Cumhur İttifakı liderleri Erdoğan ve Bahçeli’nin, süreci ilerletecek yapıcı adımları atmaması, çözüm olasılığını giderek zayıflatmış hatta sürecin sona ereceği kaygısını yaratmıştır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Asimilasyon Politikaları
Türkiye’nin çok dilli, çok kültürlü yapısı, yüzyıllardır süregelen dönüşüm süreçlerinden geçmiştir. Ülke çapında farklı diller, etnik kökenler ve inançlar tüm baskılara rağmen varlığını korumaktadır. Uzun tarihsel süreç boyunca uygulanan asimilasyon politikaları, bu toplulukların kimliğini tamamen ortadan kaldıramamıştır. Kürtçe ve Arapça başta olmak üzere, bölgesel diller bu direncin en güçlü örneklerini temsil etmektedir. Osmanlı imparatorluğu süreci boyunca ezilip horlanan bu güçler, var olmaya devam etti.
Bu asimilasyon süreci, tarihsel olarak üç ana evrede ele alınabilir:
Birinci Evre: Osmanlı Tebası Dönemi
Osmanlı döneminde farklı topluluklar “tebaa” kimliği altında tanımlanmıştır. Hristiyan nüfus cizye vergisi ödeyerek yaşamını sürdürmüş, bazı gruplar ise Müslümanlığı kabul ederek cizye vergisinden muaf olmuştur. Anadolu’ya gelen yüz binlerce silahlı kişiden oluşan Türk boyları, ortalığı toza dumana boğarak o dönemde hepsi Hristiyan ya da farklı dinlere mensup olan Anadolu halkları üzerinde egemenlik kurdular. Zaman içinde yaşanan savaşlar, göçler ve toplumsal değişimler sonucu bazı topluluklar din değiştirerek, bazıları göç ederek varlığını sürdürmüştür. Osmanlı’nın yıkılışı dönemlerinde ise farklı etnik yapılar özgür olmaya, bağımsızlığını kazanarak yeni devletler oluşturarak yaşamaya çalıştılar. Bu arada Tanzimat fermanıyla birlikte Hıristiyan tabanın Müslümanlarla eşit olmasını sağlayan ortak vatanda vatandaş kabul görülmeleri karara bağlanmıştır. Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Şerifi), Osmanlı İmparatorluğu’nda 3 Kasım 1839’da Padişah Sultan Abdülmecid döneminde dışişleri bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunarak ilan edilir. Bu yaşanan en önemli maddesi “Kanun önünde herkes eşit olacak; Müslüman ve gayrimüslimler aynı haklara sahip olacak”. Ancak geç kalınmış bu ilan istenilen sonucu vermemiştir.
Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar’da başlayan çözülme hareketleriyle birlikte çok uluslu yapısını koruyamamış, farklı halklar kendi ulusal kimlikleri etrafında bağımsızlıklarını kazanmıştır.
İkinci Evre: Dini Birlik Arayışı
Osmanlı son döneminde “ümmet” kavramı üzerinden birlik korunmaya çalışıldı. Halifelik kurumu, Müslüman toplulukları ortak bir kimlik altında tutmak için bir kandırma aracı olarak kullanıldı.
Ancak Arap coğrafyasında yükselen özgürlük ve bağımsızlık hareketleri, bu dini temelli birliğin sınırlarını ortaya koydu.
Birçok Arap bölgesi, ulusal kimlik temelinde Osmanlı yönetiminden ayrılma ve özgürlük arayışlarıyla Osmanlı’dan kurtulma ve eğilimine girdi. 1918 -1922 arasındaki dönem Lozan öncesi dönemdir, bu dönem zayıflıkların çözümsüzlüğün arttığı, kurtuluş savaşının tüm gücüyle ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde Kürtler için her türden kolaylığı eşit ve ilkeli olunacağı, hatta özerklik alacakları üzerine sözler verildi.
Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte, Osmanlı sonrası yeni devlet sınırlarının belirlenmesi sürecinde Kürdistan’ın önemli parçaları kimi din adına kimisi Fransızlar ve İngilizlerle birlik olmama adına çizilen sınırlarda zorla, zorbalıkla Türkiye Cumhuriyeti etrafında kaldı. Lozan anlaşması imzalanınca artık tek ulusçu yaklaşımlar ağır basmaya başladı. Eski tüm önermeler ellerinin tersiyle itildi. Tek ulus, tek bayrak, tek ordu şiarı egemen kılındı. Bu durum, çok kültürlü yapının devamlılığını sağlasa da çeşitli kimliklerin siyasal temsilinde yeni tartışmaları ve çatışmaları da beraberinde getirmiştir.
Üçüncü Evre: Tek Ulus Anlayışı
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte “tek ulus, tek bayrak, tek ordu” ilkesi benimsendi. Halife, İslam dini bir kenara atıldı. Bu üçüncü süreçte Türklük egemen hale getirildi.
Bu politika, ortak bir vatandaşlık kimliği oluşturmayı amaçlasa da farklı dillerin ve kültürlerin kamusal görünürlüğünü ortadan kaldıran ve farklı kültürleri inkar eden sonuçlar doğurdu. Kürt toplumu ve diğer etnik gruplar, zaman zaman kimliklerini koruma ve tanınma yönünde taleplerini dile getirmiş, bu süreçte barışçıl çözüm arayışlarını öne çıkarmışlardır. Bu gün vatandaşlık yasasında “Türk soyundan olma” temel ilkesi 29 Haziran 2004 ve 12 Aralık 2007 tarihli yapılan eklerle, Ordu, güvenlik, MİT, hukuk ve diplomasi alanlarında Türk soyu korundu. Bu gün bu alanlarda bir üst görevlinin Kürt ya da Arap olma ihtimali yoktur. Devlet, bu kadar zorlayıcı olmasına rağmen, hiçbir olumlu adım atmadı. Hep baskı, hep zulümle cevap verdi. Ama devletin bütün bu çabaları sonuç vermemiş, tersine son 50 yıldır PKK’nın sürdürdüğü haklı mücadele bu zorbalık çabalarını boşa çıkartmıştır.
Diller ve dağılımı
Bu üçüncü denemede boşa çıkmıştır. Her etnik yapı, her millet, her ulus aradan geçen bunca zamana rağmen anadiline bağlı kalarak yaşamayı seçmiştir. Bu, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasal boyutta da kendini göstermektedir. Bu dilleri boyutları itibariyle sınıflandırmak mümkündür: Büyük diller: Türkçe, Kürtçe (Kurmancî, Zazakî), Arapça. Bölgesel diller: Lazca, Gürcüce, Adigece, Abhazca. Azınlık dilleri: Ermenice, Rumca, İbranice. Küçük topluluk dilleri: Hemşince, Gagavuzca, Pomakça vb.
Görüldüğü gibi ülkede büyük diller Türkçe, Kürtçe ve Arapça sayılmaktadır. Kürtçe konuşan nüfusun 25 milyona yaklaştığı, Arapça konuşanların ise 8 milyona yaklaştığını biliyoruz. Son olarak Suriye’den gelen 4 milyona yakın göçmenin de varlığını eklediğimizde bu sayının oldukça büyüdüğünü görürüz. Türkçe anadil olarak ele alındığında, Türkiye anadiller yapısı olarak yarı yarıya bir konumdadır. Yani Kürtler, Araplar ve geride kalan 25 farkı etnik yapının anadil dokusunun yarı yarıya ulaştığını söyleyebiliriz. Unutulmamalı ki, Türkçe anadili olan önemli bir kitlenin gerçekte dönüştürülen, etnik yapısı farklı olan ancak Türkçe anadili tercih edenlerden oluştuğudur. Yani Türk olmayan, ama sonradan Türkleşenlerden oluştuğudur.
Ülkede var olan etnik yapılar yaklaşık olarak şu şekilde sıralanabilir: 20–25 civarı etnik grup: Kürt, Arap, Çerkes, Laz, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Pomak, Tatar, Zaza, Ermeni, Rum, Yahudi vb. Bunlar arasında Lozan anlaşması gereği azınlık statüsüne giren Ermeni, Rum ve Yahudi dilleri bulunmaktadır. Bu tabloda Kürtler ve Araplar, alan ve sosyolojik farklılıkları dolaysıyla, ortak ekonomik ve siyasal boyutlarıyla ülkede hak kazanma şansına sahiptir.
Kürtler, geçmişte farklı nedenlerle ayaklanmalarına karşın tek ulusçu dayatmalar karşısında kendi ulusal varlığı için ayaklanmıştır.
Modern bir ulus olarak örgütlenen, bir ulusun gereksindiği tüm yapıları oluşturan, ordusu, bayrağı, mahkemeleri olan bir yapıyı örgütlemiştir; ordusu Türk devletine karşı savaşan gerilla güçleridir, bayrağı ortasında güneş olan, kırmızı beyaz yeşil renkli bayrağıdır, mahkemeleri de zor dönemlerin mahkemeleridir. Bu kuruluşlar yasak olduğu için yurt dışında etkinlik kurmuşlardır. Onun dışında her boydan yapının, toplumsal örgütlerin vb. kurumları dahildir. Kürtçe konuşan şehirlere gelince: Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Batman, Siirt, Şırnak, Tunceli (Dersim), Kahramanmaraş, Bitlis, Muş, Ağrı, Van, Hakkâri, Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Bingöl, Erzurum, Kars ve ana alan dışında İstanbul (en büyük Kürt nüfusu) İzmir, Bursa, Mersin, Adana, Ankara, Konya, Kocaeli, Antalya.
Liva İskenderun (Hatay) anayasada özgün bir yer almalıdır. Federasyon merkezi olarak yer alacak Liva İskenderun, farklı dini ve etnik grupların bir arada yaşadığı bölgeler federasyon merkezi olarak değerlendirilmelidir. Her federasyon birimi, kendi bölgesindeki anadilin korunmasını ve eğitim hakkının güvence altına alınmasını sağlayacaktır.
Hatay, Antakya, Samandağ, Defne, Arsuz, Altınözü, Reyhanlı, Kırıkhan, İskenderun ilçelerinde hem Alevi (Nusayrî) hem Sünni Arap nüfus Arapça’yı anadil olarak konuşurlar. Mardin, Mardin merkez, Midyat, Nusaybin, Kızıltepe, Dargeçit çevresinde Arapça konuşan Sünni Arap köyleri vardır. Siirt, özellikle Merkez, Eruh, Şirvan çevresinde Arap aşiretleri yaşar. Şanlıurfa, Harran, Akçakale, Ceylanpınar ilçelerinde yerli Arap aşiretleri bulunur. Batman, Beşiri, Hasankeyf, Sason çevresinde Arapça konuşan köyler vardır. Bu yapılarıyla Araplar ya Akdeniz bölgesi ve kısmen diğer bölgelerden pay alan konumuyla ya da Liva İskenderun (Hatay) merkezi bir federasyon olarak örgütlenmelidir. Bu durumda Kürtlerin kuracağı federasyon içinde kendi anadilleriyle konuşmayı, eğitim görmeyi garanti edinecektirler.
Bu sistem ülkenin her federasyonunda farklı anadiller olacağından her etnik topluluk, bulunduğu alanda konuşma ve eğitim görmeyi garanti altına alacaktır. İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Antalya, Konya vb. şehirlerde Kürtçe, Arapça ve diğer anadiller haklarını alacaktır. Türkçe dili federasyonların tümünde eğitim dili, konuşma ve yazışma dili olarak kalacaktır.
Federasyon için gerekli her şeyiyle hazır olan Kürtler, bu zorlu kesiti de aşabilecek etkinliklere sahiptir. Esasında Kürtler tam anlamıyla modern bir ulustur, bir ulusun sahip olması gereken her şeye sahiptir. Koşulları, ayrı devlet kurabilecek mahiyettedir. Ancak içinde bulunduğumuz tarihi şartlar bu ulusun kendi devletini kurması önünde engel oluşturmaktadır. Irak’ta Kürtler ayrı devlet kurma hedefine yöneldiler. Bunun için referanduma bile gittiler (25 Eylül 2017). Bu referandumda ezici çoğunlukla (%92) devletlerine onay da çıkmıştı. Ama Irak’lı Araplar bu girişime onay vermediler. Ancak bu deneyde de görüldü ki eksiksiz olarak devletlerini kurabilmektedirler. Aynı verilerle Türkiye’de Kürtler ayrı bir ulusturlar ve kendi devletlerini kurabilecek mahiyettedirler. Bizler federasyona gitmeyi bu koşullarda daha uygun olduğunu söylüyor ve karşılıklı kışkırtmanın olmaması açısından federasyon önerisini yapıyoruz. Bunun için gerekli anayasal değişikliğin olması dahil her şeyiyle federasyon kurulabilir. Bu federasyon içinde onlarca farklı diller kendi haklarını da alacaktır. Federasyon kendi içinde açılımcı, laik ve toplumsal etkinliklere sahip olacaktır. Üçlü federasyon Türkiye’nin bu günkü yapısına en uygun siyasal, ekonomik yapılanmaya sahiptir olacaktır.
Başkan Öcalan bunu dile getirmese de yaptığı önermelerin tümünde federasyon yaklaşımı mevcuttur. Türkiye bu saatten sonra bölge koşulları gereği federasyona yönelmelidir. Federasyon tarihi sorunları aşabilecek tek çözüm yoludur. Başka yollar kapalıdır ve sorunlar çözümsüzdür. Bu arada bilinmeli ki, siyaset sahnesinin dizginlerini elinde tutan diktatör Erdoğan Kürt davasına inanmıyor. Bu inançsızlığı defalarca barış elini uzatan Kürtlere hak tanımadı, olurla yaklaşmadı.
Erdoğan, hukukun temel alınması gerektiğine inanmıyor ve kabul etmiyor. Bu zalim yaklaşımından çıkış için geride kalan siyaset sahnesinde rol alabilecek güçlere dayanmak gereklidir. Aynı kapsamda “şımarık Türkler” ve Türk ırkçıları Kürt davasının tıkanmasına neden oluyorlar. Hukuk tanımayan bu tipler var oldukça Kürdün kavgası bitmeyecektir. Oysa, bölgemizin en önemli merkezi sorunundan biri olan Kürt sorununun çözümü bölgemizdeki tüm sorunların çözümünü de kolaylaştıracaktır. Bin yıldan beri eritmeye kalktıkları, bin bir yolla denedikleri her türden vahşeti uyguladıkları yöntemlerin tümü iflas etti. Bu iflasa rağmen Kürtler kardeşlikten, barıştan birlikte olmak dışında bir seçenekten başka bir yola gitmedi. Başkan Öcalan tutsaklığına ve zor koşullarına rağmen barış elini uzattı, “gelin bu son şansınızı deneyin” dedi. Komisyonlar kurdurttu “birlikte, yasal yollardan bu sorunu çözelim” dedi. Aklı olmayanlar komisyonda Kürtçe konuşmayı bile yasaklamalarına rağmen Kürtler ısrarla barış yolunu tercih etti. Devlet ise hala oyalayıcı yöntemlerle hak vermek yerine uzatmalarla bu adımı çürütmeye çalışmaktadır. Kısa süre içinde bu yolu da tıkayacak olan devlet kaybedecektir. Kürtler, Araplar ve diğerleri haklı olarak kazanacaktır.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
