Şeyh Selim Narlı
12 Kasım 2025, 21:41 | Okurlardan Gelenler
Hitler'in Gölgesinde: Erdoğan Gerçeği ve Kurtuluşun Yolu (Şeyh Selim Narlı)
Tarih bazen kendini tekrar eder, ama daha tehlikelisi, aynı zulmün bu defa din ve vatan sevgisi kılığına bürünmesidir. Hitler, 20. yüzyılın ortasında Avrupa’yı kana buladı; Erdoğan ise 21. yüzyılın başında aynı zihniyetin İslamî versiyonunu inşa etti. Biri “Alman onuru” diyerek dünyayı ateşe verdi, diğeri “milli irade” diyerek ülkesini içten çürüttü. Her ikisi de halkın yoksulluğunu, öfkesini ve korkusunu sömürdü. Her ikisi de kendi iktidarlarını “kutsal dava” gibi göstererek, her muhalifi “düşman” ilan etti. Aralarındaki tek fark, biri gamalı haçla, diğeri minare gölgesinde aynı faşizmi yürüttü.
Hitler propaganda ustasıydı, Erdoğan ondan aşağı kalmadı. Televizyonları susturdu, gazeteleri satın aldı, sosyal medyayı zindan yaptı. Hakikati değil, hikâyeyi büyüttü. Halkın gözünde kendini “Allah’ın seçtiği lider” gibi gösterdi; oysa bu tanrısal değil, tam anlamıyla firavunî bir kibirdi. “Beka” dedi, “yerli ve milli” dedi, ama ülkeyi kendi çıkarlarının laboratuvarına çevirdi. Hitler nasıl ki Alman gençliğini savaşa sürüklediyse, Erdoğan da yoksul Anadolu çocuklarını hamaset uğruna ölüme gönderdi. Her iki rejimin de ortak paydası kan, gözyaşı ve sessizliktir.
Her diktatör gibi o da “lider kültü” yarattı. Eleştirmek, ihanet sayıldı. Ona karşı çıkmak, dine karşı çıkmakla eşdeğer hale getirildi. Hitler’in döneminde kiliseler sessiz kaldı, Erdoğan’ın döneminde camiler sustu. Hutbeler rejimin sesi oldu, minberler hakikatin değil, iktidarın borusunu öttürdü. Devletin bütün kurumları, tek bir adamın hırsına hizmet eden araçlara dönüştü. Yargı, ordu, üniversite, medya… Hepsi birer kukla, hepsi birer sessiz esir.

Ekonomiyi de aynı yalanlarla ayakta tutmaya çalıştı. Hitler, “Yeni Almanya” diyordu; Erdoğan “Yeni Türkiye” dedi. Ama her ikisinin de yeni dediği şey, eski köleliğin daha modern bir biçimiydi. Açlık büyürken, yandaşlar zenginleşti. Halk “sabır” ile oyalanırken, ülkenin serveti bir avuç çıkar grubuna aktı. Hitler, Yahudileri suçladı; Erdoğan, muhalifleri, Alevileri, Kürtleri, laikleri hedef aldı. Düşman yaratmadan yaşayamazdı, çünkü korku onun en güçlü silahıydı. Her akşam ekranlarda bir “hain” buldu, her gün bir “tehdit” uydurdu, çünkü halk korkmazsa, ona itaat etmezdi.
Ama artık korku duvarı çatlıyor. Halkın sessizliği bitiyor. Türkiye’nin kalbinde, İstanbul’da, Ekrem İmamoğlu gibi isimler bu korku imparatorluğuna karşı sivil cesaretin sembolü hâline geldi. İmamoğlu bir kurtarıcı değil, halkın içinden doğan bir karşı duruştur. Onun başarısı, tek bir kişinin değil, milyonların “yeter artık” deyişidir. Eğer bu halk yeniden özgürlük istiyorsa, kurtuluşu bir kahramanda değil, kendi vicdanında, kendi iradesinde bulmalıdır. Çünkü hiçbir diktatör, halkın birleştiği bir irade karşısında uzun süre ayakta kalamaz.
Kurtuluşun yolu kanla değil, bilinçle; nefretle değil, birlik ve dayanışmayla olur. Halk, korkudan değil, farkındalıktan doğan bir cesaretle ayağa kalkmalıdır. Gerçek değişim sandıkta başlar ama sokakta, işte, okulda, evde, her vicdanda büyür. Kimliğine, inancına, mezhebine bakmadan; “yeter” diyen herkes bir halk cephesidir. Alevi’siyle, Sünni’siyle, Türk’üyle, Kürt’üyle, her onurlu insan bu karanlığa karşı aynı safta durmadıkça, zulüm bitmez.
Hitler’in sonu Berlin’in yeraltı sığınaklarında bitti. Erdoğan’ın kurduğu sistem de çöküşe mahkûmdur. Çünkü hiçbir rejim sonsuza kadar yalanla ayakta duramaz. Gerçek eninde sonunda konuşur; halk eninde sonunda uyanır. Ve o gün geldiğinde, ne saray kalır, ne korku. Yalnızca bir halk kalır; yorgun ama onurlu, suskun ama dirilmiş.
İşte o gün, bu ülke yeniden nefes alacaktır.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
