Atak Logo

Atak Menü

Alevi Ontolojisi ve Emperyal Şiddet: Türkiye’nin Modern Sömürgeci İnşası (Haydar Avşar)

23 Kasım 2025, 18:45 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Ülke
Alevi Ontolojisi ve Emperyal Şiddet: Türkiye’nin Modern Sömürgeci İnşası (Haydar Avşar)

 

Özet 

 

Bu makale, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan tarihsel süreçte Alevi topluluklarının neden sürekli olarak hedef alındığını açıklamak üzere, mezhep, etnisite veya “güvenlik” kategorilerini aşan bir ontolojik yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, devlet biçiminin bizzat kendi tarihsel ontolojisi gereği bölünmemiş insan tasavvurlarını bastırdığını; Aleviliğin ise insanı sınıfsal, cinsel, etnik veya dinsel alt bölümlere indirgeyen bütün kategorileri reddeden bütüncül bir insan anlayışını temsil ettiği için her dönemde sömürgeci politikaların hedefi haline geldiğini savunur. Makale, Osmanlı–Safevî çatışmasını klasik “mezhep savaşı” veya “jeopolitik rekabet” tezlerinden kopararak iç ve dış kolonizasyonun örtülmesi amacıyla üretilmiş modern bir anlatı olarak yeniden okur. Bu yeni çerçeve, günümüz emperyalizmi, yeni-Osmanlıcılık, oryantalizm, Kürt hareketinin dönüşen pozisyonları ve Türkiye’de derin devlet sürekliğiyle birleşerek, Alevi dışlanmasının yapısal boyutlarını görünür kılar. Sonuçta makale, Alevi ontolojisinin sunduğu bölünmemiş insan fikrinin, modern kapitalist devletin bütünleşik bir eleştirisini mümkün kıldığını öne sürer. 

— 

Giriş: Devlet Aklının Ontolojisi ve Alevi Bütünlüğünün Tehdidi 

 

Türkiye tarihini belirleyen ana eksenlerden biri, devlet ile Alevi toplulukları arasındaki yapısal karşıtlıktır. Bu karşıtlık, dar anlamda bir “mezhep farklılığı” olmanın ötesindedir; bir insan ontolojisi çatışmasıdır. Devlet, tarihsel olarak insanı bölünmüş kategoriler (millet, mezhep, sınıf, tebaa, vatandaş) üzerinden düzenlemek zorundadır. Buna karşılık Alevilik, insanı yalnızca “insan” kategorisinde ele alan, nefs–akıl–beden bütünlüğü içinde tanımlayan ve hiyerarşik bir kozmoloji üretmeyen bir dünya tasavvuru sunar. 

 

Bu nedenle Aleviler Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hiçbir dönemde devlet tarafından “uyumlaştırılabilir” görülmemiştir. Tasfiyeler, sürgünler, müsadereler, vergi politikaları, katliamlar ve kültürel yasaklamalar, bu ontolojik karşıtlığın siyasal biçimleridir. 

 

Bu çalışmada amaç, Alevi dışlanmasını tekil dönemlere veya olaylara indirgeyen açıklamaları aşarak, bu sürekliliği mümkün kılan devlet-ontoloji ilişkisini açığa çıkarmaktır. 

 

— 

1. Devletin Ontolojisi: Bölünmüş İnsan ve Hiyerarşik Kozmoloji 

 

Devlet formu, tarihsel olarak insanı sınıflara, cemaatlere, tebaalara ve vergi birimlerine böler. Bu nedenle devletin ontolojik gereği, toplumsal bütünlüklerin kendiliğinden eşitlikçi biçimlerini ortadan kaldırmaktır. 

 

Alevi topluluklarının “örgütsüz” değil, devlet-dışı bir örgütlenme mantığına sahip olmaları (rehber–pir–talip döngüsü) onları kökünden siyasal kılmıştır. Çünkü bu yapı, devletin gerektirdiği şiddet tekelini, hukuk tekelini ve anlam tekelini tanımaz. 

 

Alevilik bu açıdan yalnızca bir inanç değil, devlet aklı için sürekli bir tehdit oluşturan bir varlık biçimidir. 

 

— 

2. İç Kolonizasyon: Osmanlı’nın Doğuya Genişlemesi ve Alevi Dünyasının Tasfiyesi 

 

Klasik tarih yazımı Osmanlı–Safevî çatışmasını “Sünnî–Şiî rekabeti” kategorisine hapsetmiştir. Bu indirgeme, modern ulus-devlet epistemolojisinin ürettiği oryantalist bir perdelemedir. 

 

Gerçekte yaşanan süreç bir “rekabet” değil, Osmanlı’nın Akkoyunlu–Karakoyunlu mirasının bulunduğu alanları zor yoluyla ilhak ettiği, vergi düzenlerini dayattığı, ortakçı üretim biçimlerini dağıttığı ve Alevi topluluklarının ortak topraklarını müsadere ettiği bir sömürgeci genişleme hareketiydi. 

 

Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisî ittifakı bu genişlemenin ideolojik ve idari mimarisidir: Hem Alevilerin “kızılbaş” olarak kriminalize edilmesi hem de Kürt beyliklerinin Osmanlı’ya bağlanması bu yapı üzerinden örgütlenmiştir. Bu süreç, bölgedeki Alevi ontolojisini taşıyan köylerin, ocakların ve ortak yaşam formlarının sistematik çökertilmesi anlamına gelir. 

 

Dolayısıyla mesele mezhep değil, varlığın devlet tarafından tek bir yoruma zorlanmasıdır. 

 

— 

3. Batı Deneyimi: Devrim, Vicdan Özgürlüğü ve Heterodoksilerin Tasfiyesi 

 

Fransız Devrimi’nin laiklik anlayışı, Katolik ve Protestanları kapsayan bir kamusal nötrlük rejimi kurmayı hedeflemiş ancak heterodoks topluluklara (örneğin Katarlar’a tarihsel olarak yapılanlara benzer şekilde) yer bırakmamıştır. 

 

Katarların tasfiyesi bir “devrimci norm” değil, devletin kendi ortodoksisini nüfusa dayatma refleksinin bir örneğidir. Modern devletler heterodoksiyi değil, yalnızca kurumsallaşmış dinsel yapılara tanınan bir vicdan özgürlüğünü kabul ederler. 

 

Fransız Devrimi’nde “din özgürlüğü” değil, vicdan özgürlüğü savunulmuştur; dinin kurumsal iktidarına karşı çıkılmıştır. Din özgürlüğü ancak Bonapart restorasyonuyla geri dönmüştür. Bu ayrım, Türkiye’deki sekülerleşme tartışmalarının da temelini belirler. 

 

— 

4. Cumhuriyet Modernleşmesi: Yeni Bir Ontolojik Baskılama Rejimi 

 

Cumhuriyet, Osmanlı’nın sömürgeci hafızasını ortadan kaldırmak yerine kurumsallaştırılmış laiklik biçiminde yeniden üretti. Halkevleri, tekke–zaviye yasakları, Diyanet’in kurulması ve millet-inşa projesi, Alevi ontolojisinin bastırılmasını devam ettirdi. 

 

Alevilik bu dönemde “halk kültürü”, “folklor”, “mistik gelenek” gibi etnografik kategorilere indirgenmiş ve ontolojik bütünlüğü parçalanmıştır. Dersim Tertelesi bu sürekliliğin askeri biçimidir. 

 

— 

5. Soğuk Savaş, Derin Devlet ve Emperyal Yapılar 

 

NATO entegrasyonu, Gladio yapılanmaları ve Soğuk Savaş’ın anti-komünist stratejileri, Aleviliği hem “tehdit” hem “solun toplumsal zemini” olarak kodlayan yeni bir çifte baskı mekanizması yarattı. 

 

FETÖ yapılanması, 2000’ler boyunca tarihin bu sömürgeci anti-Alevi hafızasını polis–yargı aygıtıyla yeniden üretti; AKP hükümetleri ise bunu “dinsel çoğunluk” söylemiyle meşrulaştırdı. 

 

— 

6. Yeni Osmanlıcılığın Oryantalist Restorasyonu ve Aleviliğin Güncel Dışlanışı 

 

Yeni Osmanlıcılık, geçmişin sömürgeci pratiklerini “medeniyet”, “tarihsel misyon” ve “coğrafi kader” söylemleriyle aklamaya çalışır. Bu söylem, Osmanlı–Safevî ilişkilerini “mezhep savaşına indirgeme” alışkanlığını güncellemekte, Alevileri yeniden “iç tehdit” kategorisine yerleştirmektedir. 

 

Bugün AKP, MHP, eski derin yapı ve bazı uluslararası odaklar tarafından paylaşılan yeni-Osmanlıcı vizyon, Alevi ontolojisinin temsil ettiği bütünsel insan anlayışının önünde ideolojik bir bariyer oluşturmaktadır. 

 

— 

Sonuç: Alevi Ontolojisi Özgürleşmenin Teorik Zeminidir 

 

Makale, devlet biçiminin tarihsel olarak Alevi topluluklarını neden dışladığını ortaya koymuştur: Devlet, insanı bölerek yönetir; Alevilik ise insanı bütünleştirir. Bu iki ontoloji aynı toplumsal düzlemde bir arada var olamaz. 

 

Alevi ontolojisi, modern kapitalist devletin sınıf, millet, cinsiyet, mezhep gibi bölücü kategorilerine karşı radikal bir alternatif sunar: bölünmemiş insan fikri.

 

Bu nedenle Alevilik, yalnızca tarihsel bir inanç sistemi değil; özgürleşmenin teorik zeminini içinde barındıran bir toplumsal felsefedir. 

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!